• BIST
    97.713
  • Altın
    144,103
  • Dolar
    3,5652
  • Euro
    3,9996
  • Mobil Sayfamız
  • Facebook Sayfamız
  • Twitter Sayfamız
  • Google Plus Sayfamız
  • RSS Servisimiz
  • Android Uygulamamız
  • iOS Uygulamamız
Ciddiyet ile ciddiyetsizlik arasında
Atilla Yayla, halkın önüne getirilen paketin olumlu ve olumsuz yanlarını irdelediği yazısında "Hiçbir sistemin aşığı değilim ve hiçbir sistemi mucizevi bir yol olarak görmüyorum" dedi ve ekledi: Pakete yönelik ciddî eleştiriler anlamlı, yararlı ve ufuk
08 Nisan 2017 / 09:04

Atilla Yayla'nın yorumu;

Çok önemli bir referanduma doğru gidiyoruz. Bu tür tarihî hadiselerin her kesimde ateşli tartışmalara sebep olması gayet olağan. Ancak, tartışmalarda sadece ateşe ihtiyacımız yok. En azından herkes ateş peşinde olmamalı. Bazılarımız da, hiç değilse arada sırada, soğukkanlı bir şekilde ve usulüne uygun argümantasyonla konuya yaklaşmalı.

 

Ne yazık ki, “yetmez ama evet” diyen bir vatandaş olarak bu bakımdan muazzam bir hayal kırıklığı içindeyim. Hem “evet” hem de “hayır” kanadının tarzında ve tavrında birçok yanlışlık görüyorum. “Evet” kanadının referandumu ülkenin beka mücadelesi ve her problemin çözümü gibi sunması hata. Bir beka meselemiz varsa, referandumunla oylanan önerinin kabul görmesi hâlinde hemen hayata geçmesi gerekirdi. Oysa iki yıldan uzun bir süre bekleyeceğiz. Yeni sistem elbette bazı problemlerin çözümüne yardımcı olacak; ancak, her problemin sihirli çözümünü sağlayacağı iddiası hiç inandırıcı durmuyor. Bu tür abartılı yaklaşımların benzerleri “hayır” kanadında da yankılanıyor. Ülkenin bölünmesi, rejim değişikliği “hayır” kanadının sıradan iddiaları arasında… 

 

Bununla beraber, “hayır” kanadı tarafından daha büyük bir hayal kırıklığına uğratılmış vaziyetteyim. Sadece siyasî olarak değil, ondan daha önemlisi,  entelektüel olarak da. Şöhret ve itibar sahibi birçok akademisyenin, yazarın,  fikir insanının süreci değerlendiren yazılarını büyük umutlarla okudum ve her seferine şaşırdım, üzüldüm. Yazılardaki toptancılık, kişiselleştirme, öfke ve nefretin -- bazen hayal kırıklıklarının --  sağlıklı muhakemeyi bastırması beni sarstı ve yordu. Metot hataları da cabası. Buralardaki eleştiriler çoğu zaman bir nirengi noktası olmaksızın, ayaklar yere basmaksızın, bir alternatif önermeksizin, alandaki tüm olayları, olguları ve faktörleri dikkate almaksızın yapıldı. Örneğin, cari durum ile teklif edilen sistemi karşılaştıran bir tek “hayır”cı broşür göremedim. Tanınmış bazı yazarların iddialı analizlerinin ise kitap ezberlerinden öteye geçemediğini gözlemledim.

 

Serbestiyet.com’da yayınlanan bazı yazılar bana bu bakımdan umut verdi. Meselâ, Vahap Coşkun bir seri olarak kaleme aldığı yazılarında gördüğü eksiklik ve yanlışlıkları yukarda bahsettiğim sorunlardan  bir ölçüde azade olarak değerlendirdi. Keşke bu tür yazılar daha çok olsaydı. Halil Berktay da bu yazılara dayanarak şu satırları kaleme aldı:

 

Herhangi bir yanlış anlama olmaması için, mevcut teklife ilişkin çekincelerimi koruduğumu hemen belirteyim. Serbestiyet’te iki hukuk uzmanı defalarca elden geçirdiler söz konusu teklifi. Gürbüz Özaltınlı daha genel bazı değerlendirmeler yaptı (7-10-21 Şubat ve 10-24 Mart); Vahap Coşkun peşpeşe beş yazıda (25-26-27-28 Mart ve 2 Nisan) çok daha ayrıntılı olarak inceledi. İlgiyle okudum; özellikle not ettiklerimi hemen sıralayayım: (1) bürokrasinin “üst düzey”inin nereden geçtiğinin tanımlanmamış olması; (2) cumhurbaşkanının “üst düzey” atamalarında Meclis onayı gibi hiçbir filtrenin bulunmaması; (3) Meclis içinden bakan atanabilmesinin, milletvekillerini yasama dışı heveslere açabilmesi; (4) icabında cumhurbaşkanı yetkilerini kullanabilecek olan cumhurbaşkanı yardımcılarının hem birden fazla olması hem seçimle değil atamayla gelmesi (ve halk tarafından tanınmaması); (5) cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için Meclis soruşturması açmanın (sırasıyla 301-360-400 oy bulma şartı yüzünden) fiiliyatta çok zor olması; (6) bir şekilde haklarında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı yardımcıları veya bakanların, Yüce Divan’da yargılanırken dahi (mahkûm edilmedikçe) görevlerine devam edebilmeleri; (7) cumhurbaşkanının, partisinin genel başkanı da olabilmesi sayesinde, pekâlâ çoğunlukta olması beklenebilecek olan Meclis grubuna yasama faaliyeti hakkında yön verebilmesi ve dolayısıyla yürütme-yasama erklerinin ayrışacağına en azından eskisi kadar birbirine yaklaşması: (8) Meclis ve cumhurbaşkanı seçimleri ve sürelerinin çakışmasının, aynı yönde etkili olması; (9) karşılıklı seçim yenileyebilme yetkisinin, aslında başkanlık sisteminde olmaması gerektiği; (10) ayrıca, cumhurbaşkanının genel başkan sıfatıyla partisinin Meclis grubunu yönlendirme kapasitesi yüzünden, Meclisin kolay kolay yenileme kararı alamıyacağı ve dolayısıyla karşılıklılığın biraz da lâfta kaldığı; (11) gene bu yüzden, cumhurbaşkanının görev süresinin iki dönemi rahatlıkla aşıp 15 yıla yaklaşabileceği; (12) cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu noktasında, “kişisel suçlar” ve “görev suçları” ayırımının yapılmamış olması; (13) cumhurbaşkanının hazırladığı bütçenin Meclisten geçmemesi halinde bile yıllık değerleme katsayısı üzerinden hesaplanarak yürürlükte kalacak olmasının, Meclisin denetim olanaklarında önemli bir gedik daha açması; (14) cumhurbaşkanının HSK ve AYM’yi belirlemede de fazla yetkili kılınması; ayrıca, Vahap Coşkun’un değil ama başka yazarların dile getirdiği son bir gözlem: (15) değişiklik teklifinin kabul edilmesinin ardından demokratikleşme hamlelerinin  Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasasında reformlarla süreceği ve bazı kusurların bu yolla telâfi edileceği vaadinden, zaman içinde  hiç ama hiç söz edilmez olması... Doğrusu bütün bu eleştiriler bana da makul ve mantıklı geliyor. Ayrıca, Atilla Yayla’nın sık sık dile getirdiği “alternatif göstermeme” iddiasına da pek hak veremiyorum. Zira örneğin Vahap Coşkun’un saydığım bütün itirazlarında net alternatif ler de mevcut. Bu alternatif bazen eleştirisinde mündemiç. Bazen de belirtik olarak zikrediliyor. HSK üyelerinin “üçte birinin Cumhurbaşkanı, üçte birinin Meclis ve üçte birinin de Danıştay ve Yargıtay’ca belirlenmesi daha uygun olurdu” diyor örneğin. Ya da, “18 yaş olacaksa zorunlu askerlik kalkmalı.” Ya da, 550 milletvekilini 600’e çıkarmak yerine, temsiliyetin “dar bölge iki turlu seçim sistemi” yoluyla iyileştirilmesine çalışılmalı. Hepsi beni düşündürüyor. Hepsini ciddi, ağırbaşlı ve üzerinde durulmaya değer buluyorum."

 

Bu değerlendirmeleri madde madde ele alalım.

 

(1) “Bürokrasinin ‘üst düzey’inin nereden geçtiğinin tanımlanmamış olması.” -- Bunun niye bir problem olacağını anlamak zor. Netice itibarıyla ülkede bürokratik yapılanmalar ve zengin sayılacak bir bürokratik kadro birikimi var. Cumhurbaşkanı adam ithal etmeyeceğine göre bu kaynağa yönelecektir. Ayrıca, seçilmiş liderler ve bakanlar bürokratik tutuculuğu aşmak için danışmanlık mekanizmasını da kullanarak yerleşik ve katı bürokrasileri baypas edebilir.

 

(2) “Cumhurbaşkanının ‘üst düzey’ atamalarında Meclis onayı gibi hiçbir filtrenin bulunmaması.” -- Bu bir tercih meselesi. Oluşan siyasî irade (AK Parti artı MHP) böyle uygun görmüş. Öbür türlü de olabilirdi. Ne var ki, üst düzey atamalara Meclis onayı bizde ABD’de olduğu gibi işlemeyebilir. Bunun sebebi hâkim siyasî kültür ve kuvvetli parti disiplini olabilir. İstisnai durumlarda Cumhurbaşkanı çalışma kadrosunu kurmakta bile aciz kalabilir.

 

(3) “Meclis içinden bakan atanabilmesinin, milletvekillerini yasama dışı heveslere açabilmesi.” -- Bu bir problemse, daha ağırı cari sistemde mevcut, çünkü bakanların neredeyse tamamı parlamentodan seçiliyor. Tam tersi yorum daha makul görünüyor. Bakanlık ihtimâlinin azalması milletvekillerini yasama faaliyetlerine daha fazla ilgi ve katılım göstermeye sevk edebilir.

 

(4) “İcabında cumhurbaşkanı yetkilerini kullanabilecek olan cumhurbaşkanı yardımcılarının hem birden fazla olması hem seçimle değil atamayla gelmesi (ve halk tarafından tanınmaması).” -- Yardımcı niye bir tane olmalı? Birden fazla olmasının mahzuru ne? Netice itibarıyla en fazla birkaç yardımcı olacaktır. Kılıçdaroğlu’nun iddia ettiği gibi (yoksa şaka mı yapıyor?) 1500 yardımcı olması hayatın akışına aykırı. Yardımcıların seçimle gelmemesi daha iyi. Bizdeki siyasal kültür, seçimin devrede olması durumunda cumhurbaşkanı ile yardımcıları arasında çekişmeye yol açabilir. Bence burada sorun şu: Ölürse veya ona görevini yapmasını imkânsız kılacak bir şey olursa cumhurbaşkanına vekâlet edecek kişinin seçimle gelmemesi. Bu vekilin bir “care taker” olarak esas itibarıyla ülkeyi seçime götürmekle görevli olması ve vekâlet süresinin 45 günü aşmaması, sorunu hafifletiyor. Ama yine de, madem ki karma bir sisteme yöneliyoruz, cumhurbaşkanına TBMM başkanının vekalet etmesi düşünülebilirdi.

 

(5) “Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için Meclis soruşturması açmanın (sırasıyla 301-360-400 oy bulma şartı yüzünden) fiiliyatta çok zor olması.” -- Sorayım, kaç oy uygun olurdu? Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilecek. Bu yüzden bir korunaklılığa sahip olması gayet doğal. Aynı veya yakın bir korunaklılıktan siyasî sorumluluk sahibi mesai arkadaşlarının  yararlanması da anlaşılabilir. Aksi takdirde şamar oğlanına çevrilime ihtimâli olan bir makamda kimse çalışmak istemez. Neden hep sadece yargı bürokratlarının korunaklılığı üzerinde duruyor ve yürütmeyi asla bu açıdan görmüyoruz?

 

(6) “Bir şekilde haklarında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı yardımcıları veya bakanların, Yüce Divan’da yargılanırken dahi (mahkûm edilmedikçe) görevlerine devam edebilmeleri.” -- İyi de aksini söylemek ve istemek masumiyet karinesine aykırı olmaz mı? Bu soruşturmaların siyasî ve toplumsal bir karşılığı mutlaka olacaktır. Hukukî sonucun onlardan önce değil sonra çıkması gerekmez mi?

 

(7) “Cumhurbaşkanının, partisinin genel başkanı da olabilmesi sayesinde, pekâlâ çoğunlukta olması beklenebilecek olan Meclis grubuna yasama faaliyeti hakkında yön verebilmesi ve dolayısıyla yürütme-yasama erklerinin ayrışacağına en azından eskisi kadar birbirine yaklaşması.” -- Cari durumda yasama kesin olarak yürütmenin kontrolünde. Önerilen sistemde ise bir miktar birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla, yasama yürütme ayrılığında gerileme değil ilerleme var. Ayrıca cumhurbaşkanının partisinin Meclis’te azınlık hâlinde kalması kuvvetler ayrılığını sert bir türe dönüştürebilir. Cari sistemde buna imkân yok.

 

(8) “Meclis ve cumhurbaşkanı seçimleri ve sürelerinin çakışmasının, aynı yönde etkili olması.” -- Bundan emin olamayız. Olabilir de olmayabilir de. Meselâ R. T. Erdoğan AK Parti’den daha popüler. Partisinin milletvekilliği seçimlerinde ondan daha az oy alması az bir ihtimâl değil. Kaldı ki bu iddia doğru olsa bile niye problem teşkil etsin? Halkın tercihine saygı duymayacak mıyız?

 

(9) “Karşılıklı seçim yenileyebilme yetkisinin, aslında başkanlık sisteminde olmaması gerektiği.” -- Önerilen sistem başkanlık sistemi değil, karma bir sistem. Seçim yenileyebilme mekanizması kilitlenmelere ve krizlere karşı düşünülmüş ve bence iyi edilmiş. Ayrıca, burada bazılarının yaptığı gibi “1 kişi 600 kişiyi feshediyor” diye düşünmek de yanlış. Hem mekanizmanın doğru adı fesih değil, seçimleri iki taraflı yenileme. Hem de söz konusu olan 1 kişi ile 600 kişi arasındaki ilişki değil, iki anayasal organ arasındaki ilişki. Dahası var; parlamentonun cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesine karar verme yetkisine sahip olması, aslında cumhurbaşkanının çok endişe edilen diktatörleşmesine karşı etkili bir önlem olarak da işleyebilir.

 

(10) “Ayrıca, cumhurbaşkanının genel başkan sıfatıyla partisinin Meclis grubunu yönlendirme kapasitesi yüzünden, Meclisin kolay kolay yenileme kararı alamıyacağı ve dolayısıyla karşılıklılığın biraz da lâfta kaldığı.” -- Parlamentonun ve cumhurbaşkanının seçim yenileme yetkisinin lafta kalıp kalmayacağını uygulamada görebiliriz. Öyle durumlar olur ki cumhurbaşkanının partisine mensup vekiller dahi bu yönde hareket edebilir. Ayrıca, bir cumhurbaşkanının yenileme kararı vermesi de zor bir tercih. Dolayısıyla, bu karşılıklı seçim meselesi çok istisnai olarak hayat bulabilir. Öyle de olması gerekir, yoksa aranan istikrar bulunamaz. Son olarak, cumhurbaşkanının parlamentoyu yeni seçime götürme yetkisi şimdi de mevcut.

 

(11) “Gene bu yüzden, cumhurbaşkanının görev süresinin iki dönemi rahatlıkla aşıp 15 yıla yaklaşabileceği.” -- Önerilen sistem siyasî liderlere ciddî bir süre kısıtlaması getiriyor. Cari sistemde liderler başarısız bile olsalar kırk yıl partilerinin başında kalabiliyor. Öneri bunun yolunu tıkıyor. Çok istisnai bir hâlde cumhurbaşkanı 3. dönem için yarışa girebilir. Bu da Meclisin cumhurbaşkanının ikinci dönemini kadük etme maksadıyla davranmasına karşı getirilmiş bir tedbir.

 

(12) “Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu noktasında, ‘kişisel suçlar’ ve ‘görev suçları’ ayırımının yapılmamış olması.” -- Evet, bu konuda daha titiz davranılabilirdi. Ama zaman içinde tecrübeden de yararlanarak bu alanda yeni adımlar atılabilir.

 

(13)  “Cumhurbaşkanının hazırladığı bütçenin Meclisten geçmemesi hâlinde bile yıllık değerleme katsayısı üzerinden hesaplanarak yürürlükte kalacak olmasının, Meclisin denetim olanaklarında önemli bir gedik daha açması.” -- Bu, sistemin kilitlenmesine karşı tedbir olarak düşünülmüş. Meclisin denetim etkisini sınırlamıyor. Bu bir yana, denetimin güçlü olmasının ve bütçesizliğin ülkeyi kilitlememesinin aracı. Bu duruma düşmüş bir başkan ciddî yara almış olacağından her cumhurbaşkanı dikkatli olacaktır. Bu, parlamentonun nasıl etkili bir denetim gücüne sahip olduğunu gösterir.

 

(14) “Cumhurbaşkanının HSK ve AYM’yi belirlemede de fazla yetkili kılınması.” -- Halk tarafından doğrudan seçilen bir cumhurbaşkanının HSK ve AYM’ye üye atamasına demokratım diyen hiç kimse itiraz edemez. Burada tek tartışılabilecek şey sayı olabilir. Ben de daha önce birkaç defa yazdım: Cumhurbaşkanı daha az TBMM daha çok üye atayabilirdi. Ayrıca, toplumsal çoğulluğun AYM ve HSK’da yansıması için başka yollar da düşünülebilirdi.

 

(15) “Değişiklik teklifinin kabul edilmesinin ardından demokratikleşme hamlelerinin Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasasında reformlarla süreceği ve bazı kusurların bu yolla telâfi edileceği vaadinden, zaman içinde hiç ama hiç söz edilmez olması...” -- Aynı fikirdeyim. Yetmez” dememin sebebi de bu. Bu değişiklik daha geniş ve çok boyutlu bir reform sürecinin ilk adımı olmalı. Geçenlerde başbakan seçim barajının düşürülmesinden söz etti. Önerinin mimarı teknisyenler de zaman zaman bu hususları dile getiriyor. Referandumdan “evet” çıkarsa da bu hususların takipçisi olmamız gerekir. Ben öyle yapacağım.

 

Alternatif olmaması başka, alternatif gösterilmemesi başka. Elbette alternatifler tükenmez. Asla tek şıkka mahkûm değiliz, olmamalıyız. Benim söylediğim alternatif olmadığı değil, alternatif gösterilmemesi. Meselâ, CHP rasyonalize edilmiş bir parlamenter sistem önerisiyle teklife karşı çıksaydı “evet” kanadını epeyce zora düşürebilirdi. Bunu yapmadı, yapamadı, çünkü rasyonalize edilmiş bir parlamenter sistem de CHP ideolojisine ve siyasî taleplerine ters düşecektir.

 

Benim argümanım gayet basit. Hiçbir sistemin aşığı değilim ve hiçbir sistemi mucizevi bir yol olarak görmüyorum. Ama halihazırda ülkede bir hükümet sistemi yok. Türkiye bu kıskaçtan çıkmak zorunda. Teklif bu konuda umut veriyor. Başka çıkış yolları da olabilirdi. Siyasî realite bu istikamette tecelli etti. Demokrasi aynı zamanda bu iradeye de saygı duymayı ve demokratik yarışı kabul edip, sonuçlarına rıza göstermeyi gerektirir.

 

Pakete yönelik ciddî eleştiriler anlamlı, yararlı ve ufuk açıcı. Ciddî olmayanlar ise zaman ve enerji israfçısı…

SERBESTİYET

Bu haber 962 kez okudu
YORUM YAZ
UYARI: Haberler ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik eden yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorum - Analiz Kategorideki Diğer Haberler
Öcalan mı Demirtaş mı?
"Geçmişte daha bölgesel düzeyde "Öcalan mı Barzani mi?" tartışması sürerken, bugün bunun yerini "Öcalan mı Demirtaş mı?" tercihi almış durumda. HDP cenahında yeni bir siyasi sürecin ilk işaretleri bunlar..."
Ali Rıza Demircan'dan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a uyarı!
İlahiyatçı Ali Rıza Demircan son yazısında, 21 Mayıs'ta yapılan olağanüstü kongre ile yeniden AK Parti'nin başına geçen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a uyarılarda bulundu.
Türkiye ve ABD: Geçmiş, bugün ve yarın | ANALİZ
Türkiye'nin daimi itirazlarına rağmen ABD'nin PKK konusunda vermek üzere göründüğü imaj, Türk-Amerikan ilişkilerini tayin eden NATO ittifakının lafzına ve ruhuna uymuyor
Riyad’dan Trump geçti
"Suudi Arabistan'ın bu tür görkemli şovlarla örtülemeyecek köklü sorunları var. Kötüye giden ekonomi ve işsizlik gibi… Trump gidecek, o sorunlar kalacak."
Kitaba yaklaşım ve Müslümanlar
"Kitabı terk etmiş; ancak terk ettiğinin farkına varamamış Müslümanlarımız var bizim. Bu kitabın ilkeleriyle şekillendirmediği hayatına başka ilkelerle şekil vererek Müslümanlığını sürdürenler var. Kitabı terk etmek, onu hiç okumamak değildir."
“Bizler ölüyoruz ama onlar kazanıyorlar.”
"Tamamen kaos oluşturmaya, kan dökmeye ve pazar paylarını artırmaya endeksli bu yaratık sürüleri, asla kendi ellerini kullanmıyor ya da sahne arkasında kullanıyor. Daha ziyade kurbanlar seçerek onların kanı üzerinden hedeflerine ulaşırlar."
1992 Xakurk’tan 2017’nin Şengal’ine…
Sitemiz yazarlarından Zafer Burakmak, Şengal üzerinden yaşanan gerilimi, 1992 yılındaki Xakurk çatışmaları üzerinden bir okumaya tabi tutuyor ve çatışan taraflardan, destekleyen güçlere kadar argümanları işliyor.
Selamun akeyküm Ruanda
Hristiyan Tutsi-Hutu çatışmalarıyla katliamların yaşandığı Ruanda'da İslam'a kitlesel ilginin olduğunu kaydeden Albayrak, Müslüman Hutular kapılarına gelen hiçbir mazlumu Tutsi diye geri çevirmediler; Müslüman Tutsiler de mazlum Hutulara sırtlarını dönm
Neden vatanlarında kalıp da savaşmamışlarmış!
Berat Özipek, dün yazdığı sığınmacı konusunu işlemeye devam ediyor.
Sanılanın aksine Türkiye müteahhitliği bir köprü yapamıyor
Türkiye müteahhitliğinin sanılanın aksine, diğer ülkelere göre güçlü bir sektör olmadığını belirten Güntay Şimşek,daha çok taşeronluk olarak çalışıldığını ve mühendislik açısından Çanakkale köprüsünü yapabilecek kapasitede olunmadığını yazdı.
Sınırlar ve sığınmacılar
"Antep ile Halep birbirinden bugün sandığımız kadar uzak değildi; araya sınır çekildiği halde Suruç’un sınır boyundaki sakinleri, namaz vakitlerini “öteki tarafta” kalan caminin ezanından öğrenmeye devam ettiler. O gün de öyleydi, bugün de öyle."
Çin, ‘İpek Yolu’na anlam katabilir mi?
"İpek Yolu sadece bir jeoekonomik hattan ibaret olsaydı üzerinde bu kadar düşünmeye gerek kalmazdı. Onu ticari bir yola indirgemek isteyen oryantalist bakış açısı küçümserken aynı zamanda görmezden gelemeyeceği için yeniden tanımlıyor..."
  • Güncel
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Eylem ve Etkinlikler
  • Dünya
Akdeniz'de 4,3 büyüklüğünde deprem Türkiye ile BAE arasında savunma anlaşması Nusaybin'de zırhlı polis aracı devrildi: 3 yaralı AYM'den CHP'li vekillerin başvurusuna ret Dicle'de sokağa çıkma yasağı kaldırıldı Pendik'te patlamamış top mermisi bulundu Bölgede geleneksel yöntemlerle üretilerek 105 ülkeye ihraç ediliyor İstanbul'da 300'e yakın eczaneye sahte reçete soruşturması! İstanbul'da kaza: İki inatçı sürücü gişeye sıkıştı Google'da en çok aranan KPSS soruları
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
YAZARLARIMIZTÜMÜ
ÇOK OKUNANLAR
    ALINTI YAZARLARTÜMÜ
    GAZETELER
    NAMAZ VAKİTLERİ
    İmsak
    Güneş
    Öğle
    İkindi
    Akşam
    Yatsı
    Haksöz Haber Radyo Selam | Tevhidin Adaletin ve Özgürlüğün Sesi
    © Copyrigth 2015 yonelishaber.com tüm hakları saklıdır.
    Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır ve linklerin sorumluluğu alınmaz. Yazılım ve Teknik Destek : AmdYazılım
    • Rss Servisi
    • Google+ Sayfası
    • Twitter Sayfası
    • Facebook Sayfası