• Mobil Sayfamız
  • Facebook Sayfamız
  • Twitter Sayfamız
  • Google Plus Sayfamız
  • RSS Servisimiz
  • Android Uygulamamız
  • iOS Uygulamamız
Ciddiyet ile ciddiyetsizlik arasında
Atilla Yayla, halkın önüne getirilen paketin olumlu ve olumsuz yanlarını irdelediği yazısında "Hiçbir sistemin aşığı değilim ve hiçbir sistemi mucizevi bir yol olarak görmüyorum" dedi ve ekledi: Pakete yönelik ciddî eleştiriler anlamlı, yararlı ve ufuk
08 Nisan 2017 / 09:04

Atilla Yayla'nın yorumu;

Çok önemli bir referanduma doğru gidiyoruz. Bu tür tarihî hadiselerin her kesimde ateşli tartışmalara sebep olması gayet olağan. Ancak, tartışmalarda sadece ateşe ihtiyacımız yok. En azından herkes ateş peşinde olmamalı. Bazılarımız da, hiç değilse arada sırada, soğukkanlı bir şekilde ve usulüne uygun argümantasyonla konuya yaklaşmalı.

 

Ne yazık ki, “yetmez ama evet” diyen bir vatandaş olarak bu bakımdan muazzam bir hayal kırıklığı içindeyim. Hem “evet” hem de “hayır” kanadının tarzında ve tavrında birçok yanlışlık görüyorum. “Evet” kanadının referandumu ülkenin beka mücadelesi ve her problemin çözümü gibi sunması hata. Bir beka meselemiz varsa, referandumunla oylanan önerinin kabul görmesi hâlinde hemen hayata geçmesi gerekirdi. Oysa iki yıldan uzun bir süre bekleyeceğiz. Yeni sistem elbette bazı problemlerin çözümüne yardımcı olacak; ancak, her problemin sihirli çözümünü sağlayacağı iddiası hiç inandırıcı durmuyor. Bu tür abartılı yaklaşımların benzerleri “hayır” kanadında da yankılanıyor. Ülkenin bölünmesi, rejim değişikliği “hayır” kanadının sıradan iddiaları arasında… 

 

Bununla beraber, “hayır” kanadı tarafından daha büyük bir hayal kırıklığına uğratılmış vaziyetteyim. Sadece siyasî olarak değil, ondan daha önemlisi,  entelektüel olarak da. Şöhret ve itibar sahibi birçok akademisyenin, yazarın,  fikir insanının süreci değerlendiren yazılarını büyük umutlarla okudum ve her seferine şaşırdım, üzüldüm. Yazılardaki toptancılık, kişiselleştirme, öfke ve nefretin -- bazen hayal kırıklıklarının --  sağlıklı muhakemeyi bastırması beni sarstı ve yordu. Metot hataları da cabası. Buralardaki eleştiriler çoğu zaman bir nirengi noktası olmaksızın, ayaklar yere basmaksızın, bir alternatif önermeksizin, alandaki tüm olayları, olguları ve faktörleri dikkate almaksızın yapıldı. Örneğin, cari durum ile teklif edilen sistemi karşılaştıran bir tek “hayır”cı broşür göremedim. Tanınmış bazı yazarların iddialı analizlerinin ise kitap ezberlerinden öteye geçemediğini gözlemledim.

 

Serbestiyet.com’da yayınlanan bazı yazılar bana bu bakımdan umut verdi. Meselâ, Vahap Coşkun bir seri olarak kaleme aldığı yazılarında gördüğü eksiklik ve yanlışlıkları yukarda bahsettiğim sorunlardan  bir ölçüde azade olarak değerlendirdi. Keşke bu tür yazılar daha çok olsaydı. Halil Berktay da bu yazılara dayanarak şu satırları kaleme aldı:

 

Herhangi bir yanlış anlama olmaması için, mevcut teklife ilişkin çekincelerimi koruduğumu hemen belirteyim. Serbestiyet’te iki hukuk uzmanı defalarca elden geçirdiler söz konusu teklifi. Gürbüz Özaltınlı daha genel bazı değerlendirmeler yaptı (7-10-21 Şubat ve 10-24 Mart); Vahap Coşkun peşpeşe beş yazıda (25-26-27-28 Mart ve 2 Nisan) çok daha ayrıntılı olarak inceledi. İlgiyle okudum; özellikle not ettiklerimi hemen sıralayayım: (1) bürokrasinin “üst düzey”inin nereden geçtiğinin tanımlanmamış olması; (2) cumhurbaşkanının “üst düzey” atamalarında Meclis onayı gibi hiçbir filtrenin bulunmaması; (3) Meclis içinden bakan atanabilmesinin, milletvekillerini yasama dışı heveslere açabilmesi; (4) icabında cumhurbaşkanı yetkilerini kullanabilecek olan cumhurbaşkanı yardımcılarının hem birden fazla olması hem seçimle değil atamayla gelmesi (ve halk tarafından tanınmaması); (5) cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için Meclis soruşturması açmanın (sırasıyla 301-360-400 oy bulma şartı yüzünden) fiiliyatta çok zor olması; (6) bir şekilde haklarında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı yardımcıları veya bakanların, Yüce Divan’da yargılanırken dahi (mahkûm edilmedikçe) görevlerine devam edebilmeleri; (7) cumhurbaşkanının, partisinin genel başkanı da olabilmesi sayesinde, pekâlâ çoğunlukta olması beklenebilecek olan Meclis grubuna yasama faaliyeti hakkında yön verebilmesi ve dolayısıyla yürütme-yasama erklerinin ayrışacağına en azından eskisi kadar birbirine yaklaşması: (8) Meclis ve cumhurbaşkanı seçimleri ve sürelerinin çakışmasının, aynı yönde etkili olması; (9) karşılıklı seçim yenileyebilme yetkisinin, aslında başkanlık sisteminde olmaması gerektiği; (10) ayrıca, cumhurbaşkanının genel başkan sıfatıyla partisinin Meclis grubunu yönlendirme kapasitesi yüzünden, Meclisin kolay kolay yenileme kararı alamıyacağı ve dolayısıyla karşılıklılığın biraz da lâfta kaldığı; (11) gene bu yüzden, cumhurbaşkanının görev süresinin iki dönemi rahatlıkla aşıp 15 yıla yaklaşabileceği; (12) cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu noktasında, “kişisel suçlar” ve “görev suçları” ayırımının yapılmamış olması; (13) cumhurbaşkanının hazırladığı bütçenin Meclisten geçmemesi halinde bile yıllık değerleme katsayısı üzerinden hesaplanarak yürürlükte kalacak olmasının, Meclisin denetim olanaklarında önemli bir gedik daha açması; (14) cumhurbaşkanının HSK ve AYM’yi belirlemede de fazla yetkili kılınması; ayrıca, Vahap Coşkun’un değil ama başka yazarların dile getirdiği son bir gözlem: (15) değişiklik teklifinin kabul edilmesinin ardından demokratikleşme hamlelerinin  Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasasında reformlarla süreceği ve bazı kusurların bu yolla telâfi edileceği vaadinden, zaman içinde  hiç ama hiç söz edilmez olması... Doğrusu bütün bu eleştiriler bana da makul ve mantıklı geliyor. Ayrıca, Atilla Yayla’nın sık sık dile getirdiği “alternatif göstermeme” iddiasına da pek hak veremiyorum. Zira örneğin Vahap Coşkun’un saydığım bütün itirazlarında net alternatif ler de mevcut. Bu alternatif bazen eleştirisinde mündemiç. Bazen de belirtik olarak zikrediliyor. HSK üyelerinin “üçte birinin Cumhurbaşkanı, üçte birinin Meclis ve üçte birinin de Danıştay ve Yargıtay’ca belirlenmesi daha uygun olurdu” diyor örneğin. Ya da, “18 yaş olacaksa zorunlu askerlik kalkmalı.” Ya da, 550 milletvekilini 600’e çıkarmak yerine, temsiliyetin “dar bölge iki turlu seçim sistemi” yoluyla iyileştirilmesine çalışılmalı. Hepsi beni düşündürüyor. Hepsini ciddi, ağırbaşlı ve üzerinde durulmaya değer buluyorum."

 

Bu değerlendirmeleri madde madde ele alalım.

 

(1) “Bürokrasinin ‘üst düzey’inin nereden geçtiğinin tanımlanmamış olması.” -- Bunun niye bir problem olacağını anlamak zor. Netice itibarıyla ülkede bürokratik yapılanmalar ve zengin sayılacak bir bürokratik kadro birikimi var. Cumhurbaşkanı adam ithal etmeyeceğine göre bu kaynağa yönelecektir. Ayrıca, seçilmiş liderler ve bakanlar bürokratik tutuculuğu aşmak için danışmanlık mekanizmasını da kullanarak yerleşik ve katı bürokrasileri baypas edebilir.

 

(2) “Cumhurbaşkanının ‘üst düzey’ atamalarında Meclis onayı gibi hiçbir filtrenin bulunmaması.” -- Bu bir tercih meselesi. Oluşan siyasî irade (AK Parti artı MHP) böyle uygun görmüş. Öbür türlü de olabilirdi. Ne var ki, üst düzey atamalara Meclis onayı bizde ABD’de olduğu gibi işlemeyebilir. Bunun sebebi hâkim siyasî kültür ve kuvvetli parti disiplini olabilir. İstisnai durumlarda Cumhurbaşkanı çalışma kadrosunu kurmakta bile aciz kalabilir.

 

(3) “Meclis içinden bakan atanabilmesinin, milletvekillerini yasama dışı heveslere açabilmesi.” -- Bu bir problemse, daha ağırı cari sistemde mevcut, çünkü bakanların neredeyse tamamı parlamentodan seçiliyor. Tam tersi yorum daha makul görünüyor. Bakanlık ihtimâlinin azalması milletvekillerini yasama faaliyetlerine daha fazla ilgi ve katılım göstermeye sevk edebilir.

 

(4) “İcabında cumhurbaşkanı yetkilerini kullanabilecek olan cumhurbaşkanı yardımcılarının hem birden fazla olması hem seçimle değil atamayla gelmesi (ve halk tarafından tanınmaması).” -- Yardımcı niye bir tane olmalı? Birden fazla olmasının mahzuru ne? Netice itibarıyla en fazla birkaç yardımcı olacaktır. Kılıçdaroğlu’nun iddia ettiği gibi (yoksa şaka mı yapıyor?) 1500 yardımcı olması hayatın akışına aykırı. Yardımcıların seçimle gelmemesi daha iyi. Bizdeki siyasal kültür, seçimin devrede olması durumunda cumhurbaşkanı ile yardımcıları arasında çekişmeye yol açabilir. Bence burada sorun şu: Ölürse veya ona görevini yapmasını imkânsız kılacak bir şey olursa cumhurbaşkanına vekâlet edecek kişinin seçimle gelmemesi. Bu vekilin bir “care taker” olarak esas itibarıyla ülkeyi seçime götürmekle görevli olması ve vekâlet süresinin 45 günü aşmaması, sorunu hafifletiyor. Ama yine de, madem ki karma bir sisteme yöneliyoruz, cumhurbaşkanına TBMM başkanının vekalet etmesi düşünülebilirdi.

 

(5) “Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için Meclis soruşturması açmanın (sırasıyla 301-360-400 oy bulma şartı yüzünden) fiiliyatta çok zor olması.” -- Sorayım, kaç oy uygun olurdu? Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilecek. Bu yüzden bir korunaklılığa sahip olması gayet doğal. Aynı veya yakın bir korunaklılıktan siyasî sorumluluk sahibi mesai arkadaşlarının  yararlanması da anlaşılabilir. Aksi takdirde şamar oğlanına çevrilime ihtimâli olan bir makamda kimse çalışmak istemez. Neden hep sadece yargı bürokratlarının korunaklılığı üzerinde duruyor ve yürütmeyi asla bu açıdan görmüyoruz?

 

(6) “Bir şekilde haklarında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı yardımcıları veya bakanların, Yüce Divan’da yargılanırken dahi (mahkûm edilmedikçe) görevlerine devam edebilmeleri.” -- İyi de aksini söylemek ve istemek masumiyet karinesine aykırı olmaz mı? Bu soruşturmaların siyasî ve toplumsal bir karşılığı mutlaka olacaktır. Hukukî sonucun onlardan önce değil sonra çıkması gerekmez mi?

 

(7) “Cumhurbaşkanının, partisinin genel başkanı da olabilmesi sayesinde, pekâlâ çoğunlukta olması beklenebilecek olan Meclis grubuna yasama faaliyeti hakkında yön verebilmesi ve dolayısıyla yürütme-yasama erklerinin ayrışacağına en azından eskisi kadar birbirine yaklaşması.” -- Cari durumda yasama kesin olarak yürütmenin kontrolünde. Önerilen sistemde ise bir miktar birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla, yasama yürütme ayrılığında gerileme değil ilerleme var. Ayrıca cumhurbaşkanının partisinin Meclis’te azınlık hâlinde kalması kuvvetler ayrılığını sert bir türe dönüştürebilir. Cari sistemde buna imkân yok.

 

(8) “Meclis ve cumhurbaşkanı seçimleri ve sürelerinin çakışmasının, aynı yönde etkili olması.” -- Bundan emin olamayız. Olabilir de olmayabilir de. Meselâ R. T. Erdoğan AK Parti’den daha popüler. Partisinin milletvekilliği seçimlerinde ondan daha az oy alması az bir ihtimâl değil. Kaldı ki bu iddia doğru olsa bile niye problem teşkil etsin? Halkın tercihine saygı duymayacak mıyız?

 

(9) “Karşılıklı seçim yenileyebilme yetkisinin, aslında başkanlık sisteminde olmaması gerektiği.” -- Önerilen sistem başkanlık sistemi değil, karma bir sistem. Seçim yenileyebilme mekanizması kilitlenmelere ve krizlere karşı düşünülmüş ve bence iyi edilmiş. Ayrıca, burada bazılarının yaptığı gibi “1 kişi 600 kişiyi feshediyor” diye düşünmek de yanlış. Hem mekanizmanın doğru adı fesih değil, seçimleri iki taraflı yenileme. Hem de söz konusu olan 1 kişi ile 600 kişi arasındaki ilişki değil, iki anayasal organ arasındaki ilişki. Dahası var; parlamentonun cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesine karar verme yetkisine sahip olması, aslında cumhurbaşkanının çok endişe edilen diktatörleşmesine karşı etkili bir önlem olarak da işleyebilir.

 

(10) “Ayrıca, cumhurbaşkanının genel başkan sıfatıyla partisinin Meclis grubunu yönlendirme kapasitesi yüzünden, Meclisin kolay kolay yenileme kararı alamıyacağı ve dolayısıyla karşılıklılığın biraz da lâfta kaldığı.” -- Parlamentonun ve cumhurbaşkanının seçim yenileme yetkisinin lafta kalıp kalmayacağını uygulamada görebiliriz. Öyle durumlar olur ki cumhurbaşkanının partisine mensup vekiller dahi bu yönde hareket edebilir. Ayrıca, bir cumhurbaşkanının yenileme kararı vermesi de zor bir tercih. Dolayısıyla, bu karşılıklı seçim meselesi çok istisnai olarak hayat bulabilir. Öyle de olması gerekir, yoksa aranan istikrar bulunamaz. Son olarak, cumhurbaşkanının parlamentoyu yeni seçime götürme yetkisi şimdi de mevcut.

 

(11) “Gene bu yüzden, cumhurbaşkanının görev süresinin iki dönemi rahatlıkla aşıp 15 yıla yaklaşabileceği.” -- Önerilen sistem siyasî liderlere ciddî bir süre kısıtlaması getiriyor. Cari sistemde liderler başarısız bile olsalar kırk yıl partilerinin başında kalabiliyor. Öneri bunun yolunu tıkıyor. Çok istisnai bir hâlde cumhurbaşkanı 3. dönem için yarışa girebilir. Bu da Meclisin cumhurbaşkanının ikinci dönemini kadük etme maksadıyla davranmasına karşı getirilmiş bir tedbir.

 

(12) “Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu noktasında, ‘kişisel suçlar’ ve ‘görev suçları’ ayırımının yapılmamış olması.” -- Evet, bu konuda daha titiz davranılabilirdi. Ama zaman içinde tecrübeden de yararlanarak bu alanda yeni adımlar atılabilir.

 

(13)  “Cumhurbaşkanının hazırladığı bütçenin Meclisten geçmemesi hâlinde bile yıllık değerleme katsayısı üzerinden hesaplanarak yürürlükte kalacak olmasının, Meclisin denetim olanaklarında önemli bir gedik daha açması.” -- Bu, sistemin kilitlenmesine karşı tedbir olarak düşünülmüş. Meclisin denetim etkisini sınırlamıyor. Bu bir yana, denetimin güçlü olmasının ve bütçesizliğin ülkeyi kilitlememesinin aracı. Bu duruma düşmüş bir başkan ciddî yara almış olacağından her cumhurbaşkanı dikkatli olacaktır. Bu, parlamentonun nasıl etkili bir denetim gücüne sahip olduğunu gösterir.

 

(14) “Cumhurbaşkanının HSK ve AYM’yi belirlemede de fazla yetkili kılınması.” -- Halk tarafından doğrudan seçilen bir cumhurbaşkanının HSK ve AYM’ye üye atamasına demokratım diyen hiç kimse itiraz edemez. Burada tek tartışılabilecek şey sayı olabilir. Ben de daha önce birkaç defa yazdım: Cumhurbaşkanı daha az TBMM daha çok üye atayabilirdi. Ayrıca, toplumsal çoğulluğun AYM ve HSK’da yansıması için başka yollar da düşünülebilirdi.

 

(15) “Değişiklik teklifinin kabul edilmesinin ardından demokratikleşme hamlelerinin Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasasında reformlarla süreceği ve bazı kusurların bu yolla telâfi edileceği vaadinden, zaman içinde hiç ama hiç söz edilmez olması...” -- Aynı fikirdeyim. Yetmez” dememin sebebi de bu. Bu değişiklik daha geniş ve çok boyutlu bir reform sürecinin ilk adımı olmalı. Geçenlerde başbakan seçim barajının düşürülmesinden söz etti. Önerinin mimarı teknisyenler de zaman zaman bu hususları dile getiriyor. Referandumdan “evet” çıkarsa da bu hususların takipçisi olmamız gerekir. Ben öyle yapacağım.

 

Alternatif olmaması başka, alternatif gösterilmemesi başka. Elbette alternatifler tükenmez. Asla tek şıkka mahkûm değiliz, olmamalıyız. Benim söylediğim alternatif olmadığı değil, alternatif gösterilmemesi. Meselâ, CHP rasyonalize edilmiş bir parlamenter sistem önerisiyle teklife karşı çıksaydı “evet” kanadını epeyce zora düşürebilirdi. Bunu yapmadı, yapamadı, çünkü rasyonalize edilmiş bir parlamenter sistem de CHP ideolojisine ve siyasî taleplerine ters düşecektir.

 

Benim argümanım gayet basit. Hiçbir sistemin aşığı değilim ve hiçbir sistemi mucizevi bir yol olarak görmüyorum. Ama halihazırda ülkede bir hükümet sistemi yok. Türkiye bu kıskaçtan çıkmak zorunda. Teklif bu konuda umut veriyor. Başka çıkış yolları da olabilirdi. Siyasî realite bu istikamette tecelli etti. Demokrasi aynı zamanda bu iradeye de saygı duymayı ve demokratik yarışı kabul edip, sonuçlarına rıza göstermeyi gerektirir.

 

Pakete yönelik ciddî eleştiriler anlamlı, yararlı ve ufuk açıcı. Ciddî olmayanlar ise zaman ve enerji israfçısı…

SERBESTİYET

Bu haber 1150 kez okudu
YORUM YAZ
UYARI: Haberler ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik eden yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorum - Analiz Kategorideki Diğer Haberler
TÜSİAD 15 Temmuz hakkında ne düşünüyor?
"TÜSİAD CHP çizgisinde ve tipik CHP reflekslerine sahip. Bu yüzden hükümetin bir şekilde gitmesini istiyor. Diğer faktör Batı hükümetleri ve sermaye gruplarıyla girdiği yakın ekonomik ilişkiler ve zihniyet ortaklığı."
Almanya Türkiye ilişkileri kopuyor mu?
"Son gelişmelerden sonra Türkiye-Almanya ilişkileri, belki de târihinin en kötü evresine girdi. Bu kadar gerilimden sonra iki ihtimâlden birisi olur: Ya ilişkiler tâmir edilir veyâ daha büyük bir hesaplaşma için tırmanmaya devam eder ve tarafların inisiy
Görkemli Kutlamaları Adaletsizliğe Örtü Yapmak!
​​​​​​​15 Temmuz’un yıldönümü etkinliklerine kitlelerin geniş katılımı mağduriyet iddialarının yalan olduğunun göstergesi sayılabilir mi?
Bir sömürü aracı olarak sigaranın ekonomisi
"Kızlar sigaralarını içerken, muhabirler fotoğrafları çekmiş ve ertesi gün gazeteler “Hürriyete yakılan meşaleler” manşetleriyle çıkmıştı. İstenen başarılmış ve kadın özgürlüğü, sigara ile özdeşleştirilerek şirketler büyük bir tüketici kitlesi kazanmıştı
Özgürlük Yolunda
"Esir düşünceli insanların, dünyaya vaad ettikleri kavramlardan bir tanesi de özgürlük kavramıdır."
Sosyal medya vatanseverleri
"21. yüzyılda, sosyal medya vatanseverliği diye bir kavramımız var. Başka ülkelerde de var mı bilmiyorum. Adını sosyal medya vatanseverleri koydum, ama sanmayın takdir ile, kahrımdan koydum bu ismi."
İsrail'in sessiz stratejisi
Ortadoğu'nun içinden geçmekte olduğu kaotik süreçte Filistin meselesinin ve Kudüs'ün gündemde geri plana düşmesi, Irak'ın ve Suriye'nin gölgesinde kalması, İsrail'in boş durduğu anlamına gelmiyor.
O mayını döşeyen bile unutmuştur belki ama ailesi Yunus’u unutamayacak
"O mayınları tuzaklayan PKK üyeleri belki şu an yaşamıyordur, belki döşediği patlayıcıyı unutmuştur bile. Belki mayının kendisi için tuzaklandığı asker evine gitmiş o yolları hatırlamıyordur. Ancak Havin Güneş ve Yunus Kaplan’ın ailesi onu asla unutamaya
İnsan Hakları Duyarlılığı Yerini Milli Reflekslere Bırakırken
Artık iktidarın dilinden hak, hukuk, özgürlük, evrensel değerler, uluslararası demokratik standartlar gibi kavramlar pek çıkmıyor. İktidar medyası ise insan haklarına veba, insan hakları savunucularına vebalı muamelesi yapıyor.
PKK neden 11 Temmuz 2015’de ateşkese son verdi?
Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şener Aktürk, PKK’nın 2 yıl önce bu dönemlerde ateşkese son vermesinin arkasında yatan sebepleri analiz ediyor.
"CHP’nin tarihî haksızlığı, AK Parti’nin her şeyini haklı çıkarmaz"
"AK Parti hareketinin içinde yer alan veya bu harekete destek veren kimselerin iktidara yönelik eleştirileri bile “davaya ihanet” diye damgalanıp lanetlenebiliyor, halbuki dostça uyarı ve nasihatin teşvik edilmesi lazım."
Yunanistan, Türkiye ve reform | ANALİZ
1999 yılından bu yana İstanbul'da yaşayan ve bu süre boyunca Yunanistan’ı da sıkça ziyaret eden tarihçi Adam McConnel, son Yunanistan izlenimlerini Türkiye’yle ilişkili ve mukayeseli olarak kaleme aldı
  • Güncel
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Eylem ve Etkinlikler
  • Dünya
Zonguldak'ta maden ocağında oluşan göçükte bir işçi hayatını kaybetti Bitlis'te bir PKK üyesi teslim oldu Un paketinde Hitler eroini Urfa'da UNESCO heyecanı! Frak giyme zorunluluğu kalkıyor DUS ve STS Diş Hekimliği başvuruları başladı Lale İthalatı Devlet Sırrı Olabilir mi? Giresun'da tur otobüsü devrildi: 38 yaralı Sivas'ta pirana alarmı İstanbul Valiliği'nden OHAL başvuruları açıklaması
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
YAZARLARIMIZTÜMÜ
ÇOK OKUNANLAR
    GAZETELER
    NAMAZ VAKİTLERİ
    İmsak
    Güneş
    Öğle
    İkindi
    Akşam
    Yatsı
    Haksöz Haber Radyo Selam | Tevhidin Adaletin ve Özgürlüğün Sesi
    © Copyrigth 2015 yonelishaber.com tüm hakları saklıdır.
    Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır ve linklerin sorumluluğu alınmaz. Yazılım ve Teknik Destek : AmdYazılım
    • Rss Servisi
    • Google+ Sayfası
    • Twitter Sayfası
    • Facebook Sayfası